''EO'' filmi ve Veganlık

Polonyalı Yönetmen Jerzy Skolimowski'nin "EO" filmini izlediğim sırada bunu yazmayı planlamıştım. Uzun süredir instagramda kısa paragraflar şeklinde yazma alışkanlığımı bir kenara bırakıp konuları daha okunaklı bir hale getirmenin disiplinine girme eşiğindeydim. Bir türlü yapamadığım çünkü her zaman daha iyisini yapacağımı sandığım veya yapacağım şeyi sonradan beğenmeme ihtimali ile garip pişmanlığa gireceğimin hissini bir türlü bırakamıyordum. Bu ketlenmişlik halinin sebeplerini net olarak bilemesem de iskeletini çıkartabilmiştim bir süredir. Neyse konuya girelim. Film EO adında bir eşeğin yaşamda kalma mücadelesinin gözünden, bizzat ''onun yerinden'', "kendimizi" ve diğer hayvanları da görmemizi sağlaması açısından çok gerçekçi-etkileyici bir film olduğunu söyleyebilirim. Vahşiliği bile isteye "SEÇEN" bir tür olarak insanın korku imparatorluğunu, bir hayvanın bakış açısından hissetmeye yaklaştıran kadraj derinlikleri ve sinematografik tekniği ile göstermesi bakımından ''fazla gerçek''ti. Bir hayvanın mahkum arabasına benzer bir ring ile dar aralıklı pencereden dışarıya  bakışı ile yanında kamera-göz olarak bizim de  onunla birlikte dışarıdaki ''özgür hayvanlar''ı seyredişlerimiz filmin içinde EO'ya eşlik eden, onun yaşadıklarını deneyimleyen bir histe olmamızı sağlıyor gibiydi. EO'nun hikayesinde oradan oraya sürüklenişlerinde sürüklenişlerimiz, bakışlar fırlattığı yerlere bakışlar fırlattığımız bir deneyimin içinde EO ile özdeşim kurmaya yarayacak tüm atmosfer filmin ilk dakikalarında kurulmuştu bile. Buna bir korku filmi diyebilir miyiz? Evet burada ciddi anlamda korkulacak şeyin kendisi ''insan faaliyetlerinin tümü''ydü. Bizzat insanın kendisiydi. Her sahnede ''umarım onu farketmezler de kaçar'' derken hep başka bir insan tahakküm zinciri içine düşen EO ile biz de bu tahakkümün içinde kalakalıyorduk. Filmde okunacak çok şey olmasına rağmen fazla bir yoruma kaçmak istemiyorum. Ama Baudrillard'ın gerçeğin yeniden üretilmesi ile oluşan hipergerçeklik konusunun farklı bir okumasını burada bir sahne örneğinde vermek istiyorum. Bir kürk taciri tarafından kürk yapımı için öldürülecek katledilecek hayvanları taşımak için kullanılmaya çalışılan EO'nun o insana arka ayağıyla suratına vurması sahnesinde yaşadığımız ''rahatlama'' ile EO'nun  bunu yaparken ki duygu durumuna yüklediğimiz insanbiçimci algımız gerçeği yeniden üretiyordu. Gerçekliği bu şekilde özdeşim, karşıtlık, siyah-beyaz şeklinde şablonlara uyarlıyor ve bu şablonlara insanbiçimsel düşünüş ve duyguları eşliğinde algıladığımızı varsayarsak; film bu noktaları çok iyi kadrajlıyordu. Gerçekte de böyle bakmıyor muyuz? Ama biz içine iyice sokulmuştuk gözümüze takılan kamera ile. Evet hayvanların kendi ''iç deneyim''ini bilemeyiz ama bildiğimiz kesin bir şey vardı ki; hissedebilirlikleri-acıdan kaçınmaya çalıştıkları, yaşamda tutunma mücadeleleri, sevgiyi-acıyı hissedişleri...EO'nun nefes alışverişlerini hissediyordum. Yaralandığında yaşamda tutunma çabası benim çabamdı. Zorla araca bindirilirken kendini kasması ile kendini kasan bendim..Nietzsche'nin ata sarılışı gibi her sahnede ona sarılıp korumaya çalışan kendi imgem orada beliriveriyordu sanki. EO'nun tüm bu halleri rol gereği değildi. İnsan dünyasında öteki oluşun bir de türler arasında da eşeğin daha da değersizleştirilmesi vurgusu gösterilerek tüm hallerin bir kurgu biçiminde sunuluşu insan ürünü bir "sinema"ya hizmetiydi en nihayetinde. Vegan biri olarak daha fazla nasıl vegan olunur diye düşünmedim değil? Daha fazla ne yapabilirim dedim tekrardan kendime. Zaten mezbahalarda, köylerde, sirklerde, hayvanat bahçelerinde, laboratuvarlarda insan amaçları için kullanılan, köle edilen, öldürülen milyarlarca hayvanın neler yaşadığının farkındaydık. Yani filme korku filmi dediysem de yaşamın kendisi bundan daha trajik zaten. Bu gibi filmler, bizi sadece içine daha fazla sokuşturan bir yapısı ile tekrar düşünmeye-düşündürtmeye, başka yöntemlerin bakışları ile bakmaya sevk etmesinden ve insanmerkezci dünya algılayışımızı alt üst etmesi açısından değerli görüyorum.  Ve bu alt üst edişin kendisi ve gerekliliği birlikte yaşamın ön koşulu olarak görmenin yanında, bireysel yaşamımızdaki değerleri pratik seçim ve davranış kalıplarını tekrar ''yamuk bakışa'' tabi tutarak ''yeni değerler'' yaratımı sonucu başlayacak pratik seçimlerimiz ile mümkün görünüyor. Bu arada filmin yöntemi üzerine de düşünüyorum. Filmin yapım süreci ile ilgili detaylı bir incelemem olmadığını belirtmek istiyorum. Ama bir ön kabulle şunu diyebilirim şimdilik;  Filmde gerçek anlamda rızası olmadan kullanılan bir hayvanın oluşu tam da açıklamaya çalıştığı gerçekle kendi gerçeği arasında çelişiyor olduğunu da düşünüyorum, düşünmekle kalmıyor görüyorum zaten. Filmin sonunda hiç bir canlıya zarar verilmemiştir dese de insan faaliyeti için rızasız kullanılan hayvan tam da film konusunun "gerçekliği'ydi. Bu yazının ikinci konusu olarak da geçebilir ki  bu tarz filmlerin daha hassas şekilde ele alınması gerektiği ile ilgili fikirler akıyor zihnime. Ama bu konuyu sonraya bırakmayı yeğliyorum. Bunun tartışmasını ayrıca yaparız.  Değişimin kendisi olmanız dileğiyle...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BEN GÖLGELERİ